Küresel
İklim Sisteminin Korunması Çabalarının Tarihsel Gelişimi
Toplumun ilgisini son 20 yıl içinde
çekmeye başlayan artan sera etkisi ve küresel ısınma konusu, bilim adamları
tarafından yaklaşık yüz yıldır bilinmekte ve incelenmekteydi. Atmosferdeki
karbondioksit (CO2) birikiminin değişmesine bağlı olarak iklimin değişebilme
olasılığı, ilk kez 1896 yılında Nobel ödülü sahibi İsveçli S. Arrhenius
(1896) tarafından öngörülmüştür. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen,
atmosferde artan CO2 birikiminin yol açabileceği olumsuz etkiler konusundaki
uluslar arası ilk ciddi adımın atılması için 1979 yılına kadar
beklenilmiştir. Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)'nün öncülüğünde 1979 yılında
düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı'nda konunun önemi dünya
ülkelerinin dikkatine sunulmuş ve özetle şunlar ortaya konmuştur. Toplumun,
ana enerji kaynağı olarak fosil yakıtlara olan uzun süreli bağımlılığının ve
ormansızlaşmanın gelecekte de sürmesi durumunda, atmosferdeki karbondioksit
birikimi büyük ölçüde artabilecek gibi görünmektedir. İklim süreçlerini
anlayabilmemizi sağlayan bugünkü bilgilerimiz, CO2 birikimindeki bu artışın
küresel iklimde önemli ve olasılıkla da uzun süreli değişikliklere yol
açabileceğini göstermektedir. İnsan etkinlikleriyle atmosfere eklenen CO2
nin, atmosferden insan etkinlikleriyle uzaklaştırılması yavaş gelişen bir
süreçtir ve bu yüzden artan CO2 birikiminin iklimsel sonuçları da uzun bir
süre etkili olmaktadır..
Bu konferansı izleyen uluslararası
etkinlikler, artmakta olan CO2 nin, küresel iklim sistemi ve bölgesel
iklimler ile atmosfer-okyanus-biyosfer ortak sistemi içerisindeki karbon
döngüsü üzerindeki etkilerini ve bu etkilerin sosyoekonomik sonuçlarını
araştırmak gerektiğini pekiştirmiştir. Çok sayıda bilim adamının katıldığı
çalışma toplantıları, seminerler ve sempozyumlar, yalnızca 1979'daki
düşünceleri kuvvetlendirmekle kalmamış, küresel ısınmanın ortaya çıkardığı
tehdit konusunda dünyada örneği çok az görülen bilimsel bir uzlaşma ortamı
oluşturmuştur.
1985 ve 1987 yıllarında Villaca da (Avusturya) ve 1988’de
Toronto’da düzenlenen toplantılar, dikkatleri ilk kez iklim değişikliği
karşısında siyasal seçenekler geliştirilmesi konusu üzerinde toplamıştır.
Villaca 1985 Toplantısı, Karbondioksit ve Öteki Sera Gazlarının İklim
Değişimleri Üzerindeki Rolünü ve Etkilerini Değerlendirme Uluslararası
Konferansı. başlığını taşımaktaydı. 1988 yılında düzenlenen Değişen Atmosfer
konulu Toronto Konferansında, uluslararası bir hedef olarak, küresel CO2
emisyonlarının (salınımlarının) 2005 yılına kadar %20 azaltılması ve
protokollerle geliştirilecek olan bir çerçeve iklim sözleşmesinin
hazırlanması önerilmiştir.
Aralık 1988'de Malta'nın girişimiyle,
BM Genel Kurulu .İnsanoğlunun Bugünkü ve Gelecek Kuşakları için Küresel
İklimin Korunması. konulu 43/53 sayılı kararı kabul etmiştir. Kararda,
küresel iklim insanoğlunun ortak mirası, iklim değişikliği ortak sorunu
olarak nitelendirilmiştir. Kasım 1989'da, Hollanda'nın Noordwijk şehrinde
Atmosferik ve Klimatik Değişiklik konulu bir Bakanlar Konferansı
düzenlenmiştir. Bu toplantıda, ABD, Japonya ve eski Sovyetler Birliği
dışındaki ülkelerin çoğu, CO2 emisyonlarının %20 oranında azaltılmasını
destekledikleri halde, azaltmaya ilişkin özel bir hedef ya da takvim
belirlenememiştir.
Küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda küresel bir anlaşmaya yönelik sondan bir önceki adım, 29 Ekim-7 Kasım 1990 tarihlerinde Cenevre'de yapılan İkinci Dünya İklim Konferansıdır. Dünya Meteoroloji Örgütü'nün (WMO) öncülüğünde düzenlenen Konferansta, ana konusu iklim değişikliği ve sera gazları olan İkinci Dünya İklim Konferansı Bakanlar Deklarasyonu, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 137 ülke tarafından onaylanmıştır. Hem Konferans sonuç bildirisi, hem de Bakanlar Deklarasyonu, BM Çevre ve Kalkınma Konferansında (UNCED) imzaya açılmak üzere, bir iklim değişikliği çerçeve sözleşmesi görüşmelerine ivedilikle başlanması açısından tarihsel bir önem taşımaktaydı. Bu belgelerde, sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinin azaltılmasını sağlayacak önlemler savunulmuştur. Dahası, konuyla ilgili belirsizliklerin, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en aza indirmek için gerekli olan eylemlerin geciktirilmesi amacıyla kullanılmaması gerektiği vurgulanmıştır.